Azat Tatarstan

HOME PAGE - 1                                 AZAT (FREE) TATARSTAN!

 

                          Tatar-Başkurt Ulusunun Azatlık Mücahidi

                                                                          GARİF SOLTAN

                                                                                   (GARİP SULTAN)                                     

                                                                                           (1923-2011)

                                         

Yazan: Roza Kurban

Kader senin diz altına vurursa – düşmemek için yakasına yapış. Ateşlere atarsa – sen ateşten daha da kuvvetli yan, o zaman ateşin sıcaklığını hissetmezsin. Suya atarsa – köpük olup su yüzüne çıkma, – değerli taş olup dibe çök, değerini bilip dalıp çıkarırlar. Toz parçası gibi havaya kaldırırsa – yağmur damlalarına karışıp toprağa düş. Kara ormanlarda kaybolursan – güneşe bakarak yolunu seç. Üzerini taşlarla bastırırsa – pınar olup özgürlüğe çık. Toprağa gömerse – bir tohum gibi filizlen. Yelkenlerini rüzgâr devirirse – kalbini yelken yap. Koşullar ne olursa olsun yenmeyi öğren. Ancak güçlü ruhlu olanlar amaçlarına ulaşabilir. Ancak sabırlı olanlar bahtlı olmaya layıktır.”

Fenis Yarullin

Bu yukarıdaki satırlar ünlü Tatar yazarı Fenis Yarullin’in “Yelkenler Rüzgârda Denenir” başlıklı romanından alınmış olup, Tatar milli bağımsızlık mücadelesinin temel taşlarından biri olan Garif Soltan’ın (Türkiye’de Garip Sultan olarak bilinmektedir) hayat felsefesini yansıtıyor sanki. Garif Soltan bazen inişler bazen çıkışlarla dolu hayatında hiçbir zaman öne çıkmamış, fakat her zaman Tatar milli bağımsızlık mücadelesinde ilkleri yapmıştır. Kendisi de hukukçu olan Soltan, Tatar milletinin sıkıntılarına tercüman olmuştur. Dünya Müslüman kongrelerinde Sovyetler Birliğinde yaşayan Tatarlar başta olmak üzere tüm Müslümanlara uygulanan haksızlıkları dile getirmiştir. Garif Soltan, Amerika Parlamentosunda konuşma yapan ilk Tatardır. Garif Bey aziz halkına hem yakın, hem uzak olan nadir insanlardandır. Yakın, çünkü tüm hayatını halkına, onun mutlu geleceğine adamıştır. Uzak, çünkü ömrünü doğup büyüdüğü topraklardan, baba ocağından uzaklarda, memleket özlemi içinde geçirmiştir. Halkı için yaptıklarının haddi hesabı yoktur, fakat tüm bunlara rağmen kendi halkından gerekli ilgiyi görmemiştir. Sovyetler Birliği döneminde “hain”, “Sovyetlerin bir numaralı düşmanı” olarak adlandırılmıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile beraber, Sovyetler döneminde yasaklanan, adları bile ağza alınmayan birçok şahıs tekrar halkına armağan edilmiştir, fakat onların arasında Garif Soltan’ın adı geçmemektedir. Ne “Tatar Ansiklopedisi’nde”, ne de “100 Ünlü Tatar” kitabında onun adı vardır. Oysa Garif Soltan kadar yılmadan yorulmadan halkına hizmet eden insana rastlamak pek mümkün değildir. Bugünkü FSB (eski KGB) çalışanları da Soltan’ı karalamak için ellerinden geleni yapmaktadır. "Tatar şairi Musa Celil’in katili" iftirasını günümüze kadar gündemde tutan Rafael Mostafin’in kimler için çalıştığı bellidir. Garif Soltan’ın kendini savunmaya ihtiyacı yoktur, yaptıkları ortadadır. Tatar milli bağımsızlık mücadelesine gönül veren dava adamlarını ayrı şahıslar yargılayamaz. Kimin “hain”, kimin “kahraman” olduğuna tarih ve halk karar verecektir. Tatar milli bağımsızlık mücadelesi 459 yıldır devam etmektedir. Ruslar 1552 yılında Kazan Hanlığını işgal ettikten sonra milli mücadele başlamış ve bugünlere kadar gelmiştir.

Bir binanın sağlam olması için onun temelinin sağlam olması şarttır. Sağlam temeller üzerine yapılan binalar ne depremlerden, ne sel sularından etkilenir. Her ne olursa olsun dimdik ayakta kalırlar. Tatar milli bağımsızlık mücadelesi de sağlam temellere oturtulmuş olmalı ki, 459 yıldır hiç ara vermeden nesilden nesle intikal ederek devam etmektedir. Kazan Hanlığının son melikesi Süyümbike ile başlayan bu bağımsızlık mücadelesi, Ekrem, Bahadırşah, Küçim Han, Salavat Yulay'larla devam etmiş, 1917 yılında Mirseyit Sultangaliyev, Zeki Velidi Togan, İlyas Alkin, Galimcan İbrahimov, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ahmet Temir, Şefi Almas, günümüzde Fevziye Bayramova ve daha niceleri bu davanın temel taşları olmuştur. Garif Soltan da bu sağlam temel taşlardan biridir.

GARİF SOLTAN KİMDİR?

Garif Soltan, 1923 yılının 25 Eylül tarihinde Başkurdistan’ın Meleviz bölgesi Cirgen köyünde 6 çocuklu bir ailede 3. çocuk olarak dünyaya gelmiştir. Cirgen köyü, Tatar ulusuna filozof şair Derdmend (Zakir Remiyev) (1859-1921) ve yazar Mirsey Emir’i (1907-1980) de armağan etmiş bir köydür. Garif Soltan ailesinin durumu iyi olmuş, babası Nimetullah Bey yük taşıma işiyle meşgul olmuş, annesi Zeynep Hanım asil Şahingerey soyundan gelmiştir. Çocukların bakımı ve eğitimi ile anneleri ilgilenmiştir. Kollektifleşme yıllarında Soltan ailesinin tüm mal-mülkü müsadere edilmiştir. Nimetullah Bey’i hapse düşmekten köylüler kurtarmış, fakat bu olaylardan sonra 1927-1928 yıllarında aile köyden kaçmak zorunda kalmıştır. Çoluk-çocuklu bu aile önce İşimbay şehri civarındaki Tatar-Başkurt köylerinde yaşar, sonra İşimbay şehrinde bir toprak eve yerleşirler. 1930 yılında Garif Soltan İşimbay’daki 3.Tatar-Başkurt ilkokuluna başlar. Bu okulda tüm dersler Tatar dilinde verilmiş, Rus dili ise yabancı dil dersi olarak okutulmuştur. Bu derse sürgün edilen bir Alman kadın girmiştir. Bir tesadüf müdür bilinmez, ileride Alman dilini iyi bilmesi Garif Soltan’ın hayatını kurtaracaktır. 1938 yılında annesi Zeynep, çektiği zorluklara daha fazla dayanamayıp kansere yakalanmış ve aynı yıl vefat etmiştir. 1940 yılında pekiyi derece ile liseyi bitiren Garif Soltan, üniversite sınavına girmiş ve Ufa Pedagoji Üniversitesi’nin Alman Dili Bölümü’nü kazanmıştır. Burada 1 yıl eğitim aldıktan sonra, 1941 yılının yaz başlarında, Dnepropetrovskiy şehrindeki Metalürji Üniversitesine girme isteğiyle Ukrayna’ya gitmiştir.

1941 yılının 22 Haziran tarihinde Rus-Alman Savaşı başlar. Garif Soltan Ufa’ya geri dönemez, hemen askere alınır. Önce 19 yaşındaki genç, Harkov civarında siper kazmaya gönderilir, daha sonra üzerine askeri üniforma giydirilip savaş ateşinin içine yollanır. 1942 yılında Garif Soltan Almanlara esir düşer. Bu konuyu kendisi şöyle anlatıyor: “O sırada Almanlar bizden 800 metre uzaklıktaydı. Komsomol (Komünist Parti Gençlik Kolu üyesi) olduğum için beni siyasi yönetmen yardımcısı yaptılar. Komiserin emri üzere,  4 kişiyi keşif yapmak ve Almanlar tarafına bildiri bırakmamız için sınıra gönderdiler, aralarında ben de vardım. Biz bildirileri çuvallara yükleyip gittik Almanlar tarafına. Fakat Almanlar araziye alarm sistemi yerleştirmiş, biz yaklaşınca alarm çalmaya başladı. Almanlar ateş açtı, onlara karşılık olarak Ruslar da ateş açtılar, biz ise iki ateş arasında kaldık… Biz çuvallarımızı bırakıp kaçtık, iki kişimiz öldü, sağ-salim dönünce, kahramanlık yaptınız diye bizi övdüler. Nerden kahramanlık olsun, biz korkudan hiçbir şey anlayamadık! Tümen komutanı Bulatov soyadlı Tatarmış, beni dışarı çağırıp, kendi dilimizde(Tatar dilinde): “Oğlum, endişelenme, ben seni okuman için Askeri Akademi’ye göndereceğim”- dedi. Fakat o sırada Almanlar gelip bizi esir aldı, sık saflarla üzerimize geldiler, bizim ise ne silah, ne de bağlantı var. O sırada sadece bin kişi değil, milyonlar esir düştü, onlar arasında ben de vardım. İlk iş olarak üniforma kolundaki “siyasi yönetmen yardımcısı” yazısını söküp attım, çünkü Almanlar ilk onları kurşuna diziyordu. Beni esir alan Alman ile Almanca konuşmaya başladım, o da benim gibi üniversite öğrencisiymiş. “Alman dilini nerede öğrendin?”-diye sordu, ben de anlattım. Sağda-solda mayınlar patlıyor, etrafta savaş devam ediyordu. Bizi önce Harkov’un KGB hapishanesine götürdüler. Dediklerine göre orada 5 milyon Sovyet esiri varmış. “Siyasi yönetmen ve Yahudiler, bir adım ileri!”- dediklerinde esirler, siyasi yönetmen ve Yahudileri ileri iteklediler, fakat bana dokunmadılar. Böylece benim esirlik hayatım başlamış oldu. Harkov’dan Polonya’ya götürdüler, bir kamptan değerine sürülürken 1942 yılının yazı geldi ve bu sırada birçoğumuzun hayatında büyük değişiklikler oldu…”

Garif Soltan kamptan kampa sürülürken 1942 yılının Ağustos ayında millettaşımız Ahmet Temir (1912-2003) ile Petriken kampında karşılaşır ve bu karşılaşma Garif Soltan için bir dönüm noktası olur. Karşılaşmayı kaleme almadan önce binlerce Tatar-Başkurt esirini, esir kamplarından kurtaran Ahmet Temir hakkında kısaca bir bilgi vermek gerekir:                                                                                                                                      

AHMET TEMİR KİMDİR?


Ünlü Türkolog ve Mongolist Prof. Dr. Ahmet Temir, 12.11.1912’de Tataristan’ın Elmet köyünde dünyaya gelir. 1929 yılında Türkiye’ye kaçmak zorunda kalır. İlköğretimini ülkesinde yapmış olan Temir, 1929-1935 yıllarında Türkiye’deki Trabzon Öğretmen okulu ve İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde okur. Yüksek öğrenimine Ankara D.T.C. Fakültesi’nde başlayıp (1935-1941) Berlin Üniversitesi’nde tamamlar (1937-1941). Doktorasını da Berlin’de yapar (1943). Doçentlik payesini Hamburg’da kazanır (1953), 1955’ten başlayarak Ankara D.T.C. Fakültesi’nde doçent ve profesör olarak hocalık yapar ve 1982’de emekli olur. Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucularından olup, 1961-1975 yılları arasında ilk başkanıdır. 250’den fazla eseri bulunmaktadır. Ahmet Temir, Tatar, Türk, Moğol, Rus, Alman, İngiliz ve Fransız dillerini iyi derecede bilmiştir, aynı zamanda birçok uluslar arası bilim kurulunun da üyesidir. Ahmet Temir Almanya’da tahsildeyken, babası Reşit Yarullah, eniştesi tarihçi Hadi Atlasi’nin tutuklanıp, 15.02.1938 yılında kurşuna dizildikleri haberini alır. (Temir, 1993, s: 12; 36-38) Bu acı haberi o tüm ömrü boyunca atlatamaz. İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 yılının yazına kadar Almanya’da bulunan Temir’in  "60 Yıl Almanya: (1936-1996) Bir yabancının gözü ile Geziler-Araştırmalar-Hatıralar” adlı kitabı dikkate değerdir. Çünkü Ahmet Temir bizzat gördükleri ve yaşadıklarını kaleme almıştır. Almanya’nın Doğu Bakanlığı (Ostministerium) esir düşen Türk asıllı Sovyet askerlerinden lejyonlar kurma girişimindeyken Ahmet Temir de işin içine girer. Bu konuda Temir şu satırları yazmıştır: “Rusya savaşı başladıktan bir ay sonra, 1941 yılının Temmuz sonlarında Sovyet savaş esirleri arasındaki doğulu milletlerden olan kimselerle konuşup inceleme yapmak üzere kurulacak komisyona katılmak için “Ostministerium”dan bir davet aldım. Bunun, kendi halkımla bağlantı kurmayı sağlayacak bir iş olduğunu düşünerek memnuniyetle kabul ettim.” (Temir, 1998, s: 219). O, 1941-1942 yıllarında 15 esir kampını ziyaret etmiş ve 2000’den fazla Tatar, Başkurt, Çuvaş, Mari’yi esirlikten kurtarmıştır. 1942 yılının Ağustos ayında Ahmet Temir Petriken kampında Garif Soltan ile karşılaşır. Bu karşılaşma hakkındaki anılarını Garif Soltan şöyle ifade ediyor: “1942 yılının yazında kampa Dr. Ahmet Temir geldi. Onun görevi Tatar-Başkurt esirlerinden lejyon kurmaktı. Temir bilhassa Tatarları, üniversite öğrencilerini kurtarma çabası içerisindeydi. O, sivil kıyafetli, giyimi kuşamı yerinde, mütevazı biriydi. “Aranızda Almanca bilen var mı?” – diye sordu. Ben parmak kaldırdım. O da bana Almanca bir metin sundu, Tatar diline çevirmem için. Çevirince sırtımı okşadı: “ Bizim amacımız – Almanlara yardım edip kendi bağımsız devletimizi kurmaktır. Buna razı olanlar benimle gelsin” – dedi. Biz razı olduk, ve bizi 30-40 Tatar-Başkurt’u Almanya’ya götürdüler. Bizi Berlin’e yakın olan Vustrau kampına getirdiler, Doğu Bakanlığının orada açık ve kapalı kampları bulunuyordu. Kapalı kamplara çeşitli milletler, açık kamplara ise Rus generalleri yerleştirilmişti. Bizim kapalı kampta Şihap Nigmeti koğuş başkanıydı, şair Rahim Sattar (1912-1943) da oradaydı. Musa Celil’i (1906-1944) de ilk defa orda gördüm, 1942 yılının sonlarıydı, onun kim olduğunu Rahim Sattar söyledikten sonra öğrendim. Onlar arasında en genç olanı bendim, daha üniversiteliydim, gerçek Tatar tarihini ilk defa orada duydum…”

Garif Soltan kendi dediğine göre hiçbir zaman Alman askeri üniformasını giymemiş, ant içmemiş, “İdil-Ural” lejyonunda çalışmamıştır. O, Alfred Rozenberg başkanlığındaki Doğu Bakanlığında avukat Her Unglaube’nin çevirmeni olmuştur. Burada da kader bu Tatar delikanlısına merhamet göstermiştir. Ünlü Alman tarihçisi, Türkolog, Doğu Bakanlığının bölüm müdürü Gerhard von Mende (1904-1963), Garif Soltan’a yardım elini uzatmış, ona kol kanat germiş, tahsil alması için yardımcı olmuştur. Peki Gerhard von Mende neden Garif Soltan’ı kanatları altına almıştır? Bunun için Mende’nin kısaca özgeçmişine bir göz atalım:

GERHARD VON MENDE KİMDİR? 

Gerçek bir Türk sevdalısı olan Prof. Dr. Gerhard von Mende Türk okuyucularına da yabancı değildir. “Nationalität und İdeologie” adlı eseri Dr. Fethi Tevetoğlu ve Dr. Aziz Alpagut tarafından Türkçeye çevrilerek “Komünist Blokta Milliyet ve Mefkûre” adı altında 1966 yılında Ankara Üniversitesi Basımevi’nde yayınlanmıştır. Mende, Türkiye’de yaşayan Tatar asıllı Ordinaryüs Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat (1900-1964), Prof. Dr. Ahmet Temir ve diğer aydınların da yakın dostu ve meslektaşı olmuştur.

Aslen Baltık Almanlarından olan Prof. Dr. Gerhard von Mende 25.12.1904’te Riga şehrinde doğmuş ve Birinci Dünya Savaşından sonraki inkılâp yıllarında ailesi ile birlikte Almanya’ya göç etmiştir. Babasını Bolşevikler vurduktan sonra Gerhard von Mende amcası yanında büyümüştür. Kader midir bilinmez amcasının eşi Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşen bir Tatar kadınıymış. Mende ilk ve orta tahsilini tamamladıktan sonra, yüksek tahsilini o devrin en önemli konusunu teşkil eden, içtimaî meselelere hasretmiştir. Gerhard von Mende’nin ilk araştırma konusu, Rusya sınırları içinde yaşayan Türklerin milli mücadeleleridir. Yüksek tahsilini tamamladıktan sonra Gerhard von Mende Berlin Üniversitesinin Dış Memleketler fakültesinde Rusya kürsüsüne ordinaryüs profesör olarak atanmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra Batı Almanya’da kurulan Doğu Avrupa’yı Araştırma Enstitüsü’nün müdürü, aynı zamanda kendi teşebbüsü ile meydana getirilen "Ostkolleg der Bundeszentrale für Heimatdienst" teşkilatının üyesidir.

1936 yılında Berlin’de yayınlanan “Rusya’daki Türklerin Milli Mücadelesi” (Der national Kampf der Russlandtürken. Ein Beitrag zur nationalen Frage in der Sovietunion) kitabı, Gerhard von Mende’nin ilk ilmî araştırmasıdır. Bu eser bu sahada kaleme alınmış en mühim temel araştırmaların birini teşkil etmektedir. Gerhard von Mende’nin bu yolda yazdığı ikinci eseri “Sovyetler Birliğinde Yaşayan Halklar” kitabıdır. Daha sonra 1962 yılında yayınlanan “Milliyet ve İdeoloji” adlı eseri, Türkçeye de çevrilmiştir. Gerhard von Mende İkinci Dünya Savaşı sırasında esir düşen Türkler ile ilgili meselelerde de faal rol oynamıştır. Savaştan sonra baş gösteren açlık ve bilhassa siyasî karışıklık devresinde de onları korumak için, tasavvur edilebilecek her türlü vasıtaya başvurmaktan çekinmemiştir. Bir taraftan onların maddî ve manevî ıstıraplarını hafifletmek için çabalarken, diğer taraftan aralarında tahsile müsait olanlardan birçok kimseleri de mekteplere ve üniversitelere yerleştirmiş ve tahsillerine imkânlar sağlamıştır.

Gerhard von Mende’nin ölümü ile Türklük davası, Avrupa’da bilgisi, tecrübesi, inanışı ve sevgisi ile en çok temayüz etmiş olan bir dostunu kaybetmiş bulunmaktadır. Esaret altında kalan Türk Dünyası’nın tarihinin bir devresine faal bir şekilde katılmış olan Gerhard von Mende, onun yetiştirmiş olduğu gençlerin gönüllerinde olduğu kadar, Türk halkının kadirşinas hatırasında da yaşamakta devam edecektir. (Temir, 1998, s:101-102).

Gerhard von Mende, Garif Soltan ile karşılaştığında doldurması için ona anket vermiş. Bu sırada Mende’nin gözü anketin annenin kızlık soyadı bölümüne ilişmiş: orda, Şahingerey soyadını görünce Garif Soltan’a sormuş, çünkü onu büyüten amcasının eşi, yani yengesi de aynı soyadı taşıyormuş. İşte o sırada gerçek ortaya çıkmış, Gerhard von Mende’nin yengesi Garif Soltan’ın annesinin akrabasıymış. Kader işte, nereden nereye… Bu tesadüf birbirine daha da yaklaştırmış bu iki kader arkadaşını. Ve Gerhard von Mende ömrünün sonuna kadar irtibatı kesmemiş Garif Soltan ile.

1943 yılın sonlarında Ahmet Temir askerliğini yapmak için Türkiye’ye dönmeden önce esirler meselesini Abdurrahman Şafi Almas Bey’e devreder. 1944 yılının 4-5 Mart tarihlerinde Almanya’nın Greifswald şehrinde İdil-Ural Kurultayı gerçekleşir. Bu kurultay, İdil-Ural lejyonu ile Doğu Bakanlığı Tatar Bölümünün birlikte çalışmasıyla oluşur. Kurultaya 50-60 bin lejyonerden 200 vekil seçilmiştir. İdil-Ural Kurultayı, devlet düzeyinde, en yüksek teşkilâtçılık ve güçlü ruh ile gerçekleşmiştir. Almanların Milli Sosyalizm düşüncesi, Türk-Tatar Devlet Bağımsızlığı ideali ile birleşmiş bu kurultayda. (Bayramova, Önce Vatan, 2009). İdil-Ural Kurultayına Garif Soltan da Gabdulla Soltan adı ile katılmış ve gençler adına “Bizim Başka Milletler ile Olan İlişkilerimiz” başlıklı konuşma yapmıştır. Garif Soltan ad değiştirmesinin sebebini, kardeşlerime zarar vermesinler diye, olarak açıklıyor. Gerçekten de o zamanlar sınırın diğer tarafında kalan yakınlarını korumak adına birçok katılımcı gerçek adını söylememiş, çünkü Stalin’in ölüm değirmeni o zamanlar herkesi ürkütmüştür. 21 yaşındaki genç Garif Soltan’ın konuşmasına gelince hayret edilecek bir yetenek ve öngörü hissetmek mümkündür. Bu konuşması ile Garif Soltan Tatar Milli Bağımsızlık mücadelesine ilk adımını atmıştır. Tüm canı gönlü ile Tatarların istiklâline erişeceğine inanan ve bu fikri hiç değişmeyen  Soltan, konuşmasında şöyle demiştir: “Tarihi geçmişimiz bize milli mücadele sebeplerini göstermektedir. İşte bu sebepler bize önderlik etmelidir. Bizim mücadelemiz zor olmakla beraber, mücadele yolumuz da uzundur. Rusya’daki devrim daha bitmemiştir. Bolşevizm onun sadece geçici bir dönemidir. Bu devrim ancak milli sorunları kökünden hallettikten sonra bitecek ve milletler bağımsızlığına kavuşacaktır.” (İdil-Ural Kurultayı, 1944, s: 41-42). İdil-Ural Kurultayı, kahraman Tatarların esirlik şartlarında bile bağımsızlık mücadelesinden vazgeçmediğinin bir göstergesidir. 9 Mayıs 1945’te Almanya, SSCB ile kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını imzalar. Savaş sonrası bu Türk-Tatar lejyonerlerinin çoğu esir olarak Amerikalıların eline geçse bile, ne yazık ki, bunlar  Yalta Konferansı gereği Stalin’e teslim edilir. Böylece Sovyet askerlerinin eline geçen bu Tatar yiğitlerinin çoğu yoldayken yok edilir, kalanları Sovyet ceza kamplarına yollanır, çok azı bu mahşerden esen kalır. Lejyonerlerin Federal Almanya tarafında kalanlarının bir kısmı orada kalır, diğerleri dünyaya dağılır – Türkiye, Amerika, Finlandiya’ya kadar gider, ama onların hiçbirine İdil-Ural’a dönmek nasip olmamıştır (Bayramova, Önce Vatan, 2009). Garif Soltan savaştan sonra Sovyet askerlerinin eline düşmez, Alman pasaportu alır ve Batı Almanya’da yaşamaya başlar.

1948-1952 yılları arasında Garif Soltan, Hamburg Üniversitesi’nin devlet ve hukuk bilimleri fakültesinde tahsil görür. Tatar halkının sesini dünyaya duyurmak için o, 1951 yılında “Amerika'nın Sesi” radyosunda Tatar dilinde program yapmaya başlar. Daha sonra “Azatlık” radyosunun Tatar-Başkurt Redaksiyonu açma çabası ile uğraşır. Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nu açmak o kadar da kolay olmamıştır. Amerika Kongresi tarafından finanse edilen “Azatlık” radyosu Redaksiyonu, sadece "Tatar" Redaksiyonu olarak açma fikrinde olur, fakat Başkurt topraklarında doğup büyüyen ve babasını Sovyet hapishanelerinden kurtaran Başkurt halkına olan sevgi ve bağlılığını kanıtlamak istercesine, Garif Soltan Tatar-Başkurt Redaksiyonu olarak açılması gerektiğini savunur. Tatar-Başkurt Redaksiyonu açılması için Tatar ve Başkurt dillerini iyi bilen elemanlara ihtiyaç vardır. Tatarca bilen elemanlar olmasına karşın, Başkurt dilini bilen yoktur. Bu sırada Garif Soltan kendini “Başkurt” diye yazdırır ve uzun yıllar Başkurt dilinde yapılan programları kendi hazırlar ve sunar. İdil-Ural bölgesi, Doğu ve Güney Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Yakın Doğu halklarını aydınlatma ve bilgi verme amacıyla Almanya’nın Münih şehrinde kurulan Tatar-Başkurt Redaksiyonu 1953 yılının 9 Aralık tarihinde yayına başlar. İlk programın yapımcısı ve sunucusu Garif Soltan olmuştur. O, 1953-1989 yılları arasında “Azatlık” radyosunda çalışmış olup, Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nun hem kurucularından birisi, hem de uzun yıllar Redaksiyon müdürlüğünü yapmıştır. Eğitiminde ve buralara kadar gelmesinde yardımcı olan insanları da unutmamış Garif Soltan. Zamanı geldiğinde onlarla beraber çalışmıştır. Garif Soltan’a yardımcı olanların başında gelenlerin birisi tabii ki Prof. Dr. Ahmet Temir’dir. O, 1969 ve 1975-1976 yıllarında “Azatlık” radyosunda çalışmıştır. Bu konuyla ilgili Ahmet Temir: “Bavyera’nın başşehri Münih’te faaliyette bulunan “Radyo Liberty”nin daveti üzerine 1975 Ekiminde tekrar Almanya’ya gittim. Ben Radyo Liberty’de iki defa “Consultant” olarak bulundum ve bu sıfatla 1969 Haziranında bir ay, 1975 Ekim ayından 1976 Ekimine kadar bir yıl arkadaşların çalışmalarına katıldım.” – demiştir. (Temir, 1998, s: 289-290).

Garif Soltan 1953-1989 yılları arasında “Azatlık” radyosunda çalışmıştır. “Azatlık” radyosunun önceden açılmış olan Orta Asya-Türkistan Redaksiyonu, halka ancak haber metinlerini sunmuş olup, Tatar-Başkurt Redaksiyonu açıldıktan sonra programlar bambaşka bir boyut kazanmıştır. Garif Soltan’ın girişimi ile ABD Kongre Kütüphanesi’nden SSCB’de yasaklanan tarihçi ve yazarlarının eserleri getirtilmiştir. Onlar arasında Gaziz Gobeydullin (1887-1938), Riza Fahretdinov (1858-1936), Hadi Atlasi (1876-1938), Gabdulla Tukay (1886-1913),Galimcan İbrahimov (1887-1938), Derdmend (1859-1921), Segit Sünçeley (1889-1941), Şeyhzade Babiç (1895-1919), Yusuf Akçura (1876-1935), Gayaz İshaki (1878-1954) gibi Tatar aydınlarının eserleri vardır. Artık programlarda sadece haber sunulmamış, yukarıda adı geçen yazar ve tarihçilerin eserlerinden parçalar okunmuş, Tatar ve Başkurt müzikleri de yayınlanmıştır. Yani Garif Soltan Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nu profesyonel boyuta ulaştırmıştır. Beraber çalıştığı arkadaşlarının dediklerine göre, Garif Soltan çok çalışkan ve disiplinli biriymiş. Yazdığı haber veya yorumun tekrar tekrar üzerine gidermiş. Garif Soltan Tatar-Başkurt Redaksiyonu müdürüyken, bütün redaktörlerin yazdıklarını tek tek kontrol etmiştir. Rus dilinden giren kelimelerin kullanılmamasına çok dikkat eden Soltan, kendisi hiçbir zaman yabancı kelime kullanmamış konuşmalarında. Güzel ve düzgün Tatarca konuşmasına ben de hayret etmiştim. İlk defa telefonla aradığımda (Şubat, 2009), önce Almanca “buyurun” dedi, sonra telefonun diğer uçunda ben Tatarca konuşunca o da Tatarca konuşmaya başlamıştı. Konuşması ve ses tonu o kadar güzeldi ki, gözlerim yaşardı. Yarım yüzyıldan fazla vatanından, milletinden uzak olan bir insanın başka hiçbir dili karıştırmadan konuşması takdir edilmesi gereken bir olaydır. Annesi Zeynep Hanım’ın çocuklarına söylediği ninnileri, okuduğu masal ve şiirleri küçük Garif’in kalbinin derinliklerine yerleşmiş olmalıdır ki, ana dilini bu günlere kadar hiçbir dil ile değiştirmemiş, tüm ömrü boyunca Tatar-Başkurt halkının sadık ve vefalı evladı olmuştur. Tataristan’da Tatarlar arasında yaşayıp da Tatarca bilmeyen, Tatarca konuşamayan, böylelikle dilini, dinini ve kendi benliğini kaybedip Mankurt olan Tatarlar için Garif Soltan bir örnektir.

Garif Soltan, Azatlık radyosunda çalışmasının yanı sıra, yazdığı bilimsel makaleler, yaptığı konuşmalarla da Tatar-Başkurt halkının problemlerini uluslararası platforma taşımış, halkının dertlerine tercüman olmuştur. Almanca, İngilizceyi çok iyi derecede bilen Garif Soltan, yabancı yayınlardan da yararlanarak konuşmalarını daha esaslı, güvenilir ve bilimsel hale getirmiştir. Garif Soltan, konuşma ve yazılarında Rusya’daki Türkler ile ilgili önemli araştırmaları olan Prof. Dr. Gerhard von Mende’nin eserlerine başvurmuştur. Mende’nin 1936 yılında Berlin’de yayınlanan “Rusya’daki Türklerin Milli Mücadelesi” başlıklı kitap onun için başucu kitabı olmuştur. Garif Soltan, 1954 yılında Sovyetler Birliğini Araştırma Enstitüsü’nün Münih şehrinde yapılan IV. Konferansı’nda konuşma yapmıştır. 1956 yılında hacca gittiği sırada Mekke’de yapılan konferansa katılmış ve Sovyetlerden gelen müftülerin yalanlarını su yüzüne çıkarmıştır.

1957-1968 yılları arasında Garif Soltan Amerika’ya taşınıp New-York şehrinde bulunan Sovyetler Birliğini Araştırma Enstitüsü’nde çalışmıştır. 1961 yılında Amerika vatandaşlığına geçmiştir. Garif Soltan, Amerika’dayken de çeşitli uluslar arası toplantılara katılmıştır. 1962 yılında Kahire’de yapılan Asya ve Afrika yazarlarının II. Konferansı ve aynı yıl Bağdat’ta yapılan Dünya Müslümanlarının V. Konferansı’nın da katılımcılarından olmuş Garif Soltan. O, SSCB’nin Müslümanlara uyguladığı yok etme siyasetini açık bir dille gündeme getirmiştir. Bu durumdan rahatsız olan Kruşçev hükümeti, bu devletlere nota vermiştir. Bağdat dönüşü Garif Soltan Türkiye’ye de uğramış ve konuyla ilgili Park Otel’de basın toplantısı düzenlemiştir. Bu basın toplantısı, Cumhuriyet, Tercüman, Son Havadis, Son Posta, Hür Vatan, Zafer gibi gazetelerde manşetten verilmiştir. Toplantı haberlerini, Milli Kütüphane’de araştırdım ve Cumhuriyet Gazetesi’nin 15 Haziran 1962 Cuma günkü 13.599 sayısını ve Son Havadis Gazetesi’nin 15 Haziran 1962 Cuma günkü 666 sayısını bulabildim. Haber her iki gazetede de manşetten verilmiş olup, Son Havadis'te “Ruslar Müslümanları İmha Siyaseti Güdüyor”, Cumhuriyet'te “Rusya’daki Müslümanlar Hakkında malûmat verildi” başlıkları altında neşredilmiştir. Son Havadis Gazetesi’nin haberi şöyledir: “29 Mayıs ve 4 Haziran 1962 tarihlerinde Bağdat’ta yapılan 5. İslam Konferansından sonra Amerika’ya dönen Dünya Müslüman Mülteciler Cemiyeti başkanı Garip Sultan (Garif Soltan), dün Park Otelde bir basın toplantısı tertiplemiştir. Konferans hakkında gazetecilere özlü bir bilgi veren Garip Sultan, bilâhare Rusların, Rusya’da yaşayan 25-30 milyon Müslüman Türk aleyhinde giriştiği sistemli çalışmayı açıklayarak şunları söylemiştir:

– Bugün Rusya’da, din baskısı altında bulundurulmasına rağmen 30 milyon Müslüman yaşamaktadır. Müslüman Türkler Rusya’da 3 jeopolitik mıntıkaya yayılmışlardır. Merkezî Asya yani Türkistan’da 13, Ural civarında Kazan’da 6 ve Azerbaycan’da 5,5 milyon Türk vardır. 4. büyük mıntıka Kırım olmasına rağmen, hâlen burada Müslüman kalmamıştır. Bunlar siyasî sebeplerle Kırım’dan sürülmüşlerdir.

Bugün Rusya’da yaşayan Müslümanların vaziyeti şöyledir:

  • Sovyet Anayasası’nın 124`üncü maddesi, dine karşı bir hareket tanımamaktadır. Ceza Kanununun 122 ve 126 ncı maddelerine göre, gençlere ve çocuklara İslâm dinini öğretmek yasaktır.
  • Sovyet Rusya, İslâmiyet’e karşı devamlı bir baskı ve zulüm yapmaktadır. Rusların bu anti-propagandaları, sadece okullarda değildir. Taşkent, Samerkant, Alma-Ata, Kazan, Ufa ve Bakü’de, İslâm dini aleyhinde devamlı konferanslar tertip edilmekte ve gazetelerle de neşriyat yapılmaktadır.
  • 1959’da, Aşgabat şehrinde Allahsızlar Cemiyeti Atheistik Üniversitesi kurulmuştur. Bu üniversitenin manevi lideri, anti İslâmiyet edebiyatının tek yazarı Klinoviç’tir. Klinoviç, 1952 yılında verdiği bir konferansta (İslâmiyet’in kökünü kazıyamazsak, Komünizme tam anlamıyla ulaşamayız…) demişti. 1960 yılında Dağıstan’da Makhaş-Kala şehrinde de (İslâm dinine nasıl karşı gelinir?) mevzulu bir konferans tertip edilmiş ve Klinoviç tarafından bu konferansta, İslâm dininin yok edilmesi için hazırlanan bir plan okunmuştur. Gene 1962 yılının başında Moskova’da, aynı mevzuda bir konferans daha verilmiştir.
  • İşte, bu çalışmalardan bir netice alamayan Ruslar, şimdi yeni bir sistemle İslâm dinini ortadan kaldırmak için bazı kararlar almışlardır. Bu kararlara göre, her Müslüman’ın üzerinde ayrı ayrı durulacaktır. Kadınlar, yaşlılar, gençler, çocuklar, Kolhoz işçileri ve işçi cemiyetleri ile münevver sınıf ayrı ayrı ele alınacak, basın, radyo, televizyon ve neşriyat yoluyla yeniden harekete geçilecektir.
  • Biz, bütün bunları milyonlarca Müslüman Türk’e anlatmaya çalışıyoruz. Türk basınından da bize yardımcı olmalarını bekliyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi’nin “Rusya’daki Müslümanlar Hakkında Malûmat Verildi” başlıklı habere göre, Garif Soltan Türk Hükümeti’nin Rusya’daki Müslüman Türklere ilgisizliklerini tenkit etmiş ve şöyle demiştir: “Bugün yeni kurulan iptidaî Afrika devletlerine geniş ilgi gösterilirken Demir Perde gerisindeki Müslümanlarla Türkiye bile ilgilenmemektedir. Batı Dünyası bizim davamızı daha iyi kavramıştır. Türkiye’den istediğimiz, Rusya Müslümanlarını manen desteklemesidir”.

Görünen o ki, Garif Soltan Müslüman Tatarların sıkıntılarını ve Ruslar tarafından uygulanan zulmü bundan 47 yıl önce korkusuz bir şekilde dünya kürsülerinden kamuoyuna açıklamıştır. O zamanlar Garif Soltan komünist rejime karşı mücadele vermiştir. Bugün komünizm çökmüş, SSCB dağılmış, fakat Müslüman Tatarlara olan zulüm hiç eksilmemiş, aksine daha da arttırılmış ve planlı-programlı şekilde yürütülmektedir. Şoven Rusların amacı, Rus olmayan tüm milletleri- Tatar, Başkurt, Çuvaş, Mari, Mordva ve başkalarını yok etmektir.

Garif Soltan, Amerika’da Tatar Cemiyetini kurmuş ve orada Müslüman Mülteciler Cemiyeti başkanı seçilmiştir. 1964 yılında Garif Soltan’ın çabasıyla, Amerika’da Tatar Medeniyeti Günleri gerçekleştirilmiştir. Bu Medeniyet Günleri, Tatar halkının Amerika’da tanınmasında önemli rol oynamış olmalı ki, Garif Soltan 1965 yılının 12 Mayıs tarihinde Amerika Kongresinde konuşma yapmıştır. Garif Soltan Amerika Kongresinde konuşma yapan ilk Tatar’dır. Buradaki konuşmasında da Garif Soltan, SSCB’nin İslam dinine karşı yürüttüğü olumsuzlukları eleştirmiş ve Sovyetlerin İslam dinini istismar ettiğini, uluslar arası platformda siyasî amaçlarına ulaşmak için kullandığının altını çizmiştir. Garif Soltan konuşmasına şöyle devam etmiştir: “Ekim Devrimine kadar binlerce Müslüman ilkokullarının yanı sıra, medreseler de bulunuyordu. Buhara’daki İslâm Medreselerinde 1920 yılına kadar 17 bin öğrenci vardı. Kazan’da “Muhammediye”, Ufa’da “Galiye”, Orenburg’ta “Hüseyniye” medreseleri faaliyet gösteriyordu. Bugün SSCB’de ancak 2 tane medrese bulunmaktadır, onlar- Taşkent ve Buhara’dadır. Oradaki öğrenci sayısı da 100’den fazla değildir. Her isteyen çocuk da medresede eğitim alamamaktadır. Öğrenci medreseye alınırken KGB onayından geçmek zorundadır. Taşkent ve Buhara’daki medreseler iki görevi üstlenmiştir: 1) Sovyet hükümeti için çalışacak olan mollalar hazırlamak; ve 2) Müslüman ülkelerde çalışması için ajanlar hazırlamaktır.” Garif Soltan, Amerika Kongresinde Tatarları “Esir Milletler” statüsüne kaydettirmiştir. Amerika Kongresi, Garif Soltan’ı  “Amerika İslâm Cemiyeti Başkanı” ilan etmiştir.

Garif Soltan’ın medeni haline gelince, o İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra neslinde Tatar kanı da taşıyan Fin kızı Mariya ile evlenmiştir. Evlendikten sonra Mariya, Medine adını almış ve Müslüman olmuştur. Bu evlilikten 2 çocuk dünya gelmiştir. Oğlu Ferit – ekonomist, bugün Amerika’da yaşamaktadır. Uluslararası ilişkiler uzmanı olan kızı Kerime Almanya’nın Münih şehrinde ikamet etmektedir.

Garif Soltan 1975-1989 yılları arasında Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nun müdürlüğünü yapmıştır. 1966-1983 yılları arasında “AZATLIK” radyosunda Garif Soltan ile birlikte çalışan Ali Akış onu şu sözler ile tanımladı: “Garif Soltan'ın Musa Celil’in katili olmadığından kesinlikle eminim. Sovyet rejimi, Soltan hakkında iftiralar uydurarak Tatarları suçlamayı esas hedef haline getirmiştir. Oysa Garif Soltan  Berlin’de 1943 senesinden itibaren Tatar teşkilatlarında çalışmıştır. 14 sene Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nun müdürlüğünü yapmıştır. Kabiliyetli bir gazetecidir.”

Garif Soltan’ın hayatı karmaşık bir döneme denk gelmiş olup, Sovyet rejimi ile fikir ayrılığı yaşayan birçok aydın ve siyasetçi de yurt dışında bulunmuştur. Garif Soltan onların bazıları ile yüz yüze görüşmüştür. Örneğin Soltan, Zeki Velidi Togan ile Amerika Kongre Kütüphanesinde karşılaşmış olup, Togan’ın ilk sorusu: “Sen Başkurt musun?”olmuştur. Zeki Velidi’nin bu soruyu sormasının sebebi, Tatar-Başkurt Redaksiyonu açılması sırasında Garif Soltan’ın kendini “Başkurt” diye yazdırması ve yayında “Yulay”, “Fenis İşimbay”, “Azat Yulay”, “Soltan Ufalı” takma adları ile yayın yapmasıdır. Bunun dışında Garif Soltan, Türkçü bilginlerden, Aleksandr Benningsen ile de görüşmüştür.

Garif Soltan, 1989 yılında AZATLIK radyosundan emekli olmuştur. Emekli olduğunda, arkasında Şihap Nigmeti, Enver Galim, Ayaz Hakimoğlu, Ali Akış, Hayrettin Sadık Güleçyüz, Ferit İdilli, Halime Şahmay, Feride Hamid, Rukiye Vefalı, Sabircan Bedretdin, Eşref Torpiş, İlyas Abdullah ve başka gazetecileri bırakmıştır. Radyodan ayrıldıktan sonra da meslektaşları ile irtibatı kesmemiş, devamlı bilgi alış-verişinde bulunmuştur. Kendi fikirlerini açık şekilde dile getirmesiyle tanınan ve çizdiği yoldan sapmayan Garif Soltan, ondan sonraki nesilden gelen gazetecilere de örnek olmuştur. “AZATLIK” radyosunda çalışan Fenis Fethi bu konuyla ilgili şöyle demiştir: “Garif Soltan ile ben birçok defa karşılaştım. Ben Münih’e gelip “AZATLIK” radyosunda çalışmaya başladığımda G. Soltan emekliye ayrılmıştı. Fakat o, bu radyoya tüm bilimini ve ömrünü adamış biri olarak, her zaman radyo işleri ile yakından ilgileniyordu. Yeni nesil gazetecilerle de görüşme fırsatı buluyordu aksakal.” (Fethi, Bezneñ Gecit, 2009).

2002 yılında Garif Soltan’ın eşi Medine Hanım felç olmuştur. 5 yıl boyunca yatalak olan eşine bizzat kendisi bakmıştır Garif Soltan, hayat arkadaşını bakım evine göndermeye gönlü razı olmamıştır. Onu bebek gibi kucağında taşıyıp, eşine olan sadakatini göstermiştir. Medine Hanım 2007 yılında vefat etmiş ve Almanya’nın Münih şehrinde defnedilmiştir. O günden sonra Garif Soltan yalnız yaşamıştır. Fakat gelen gideni, arayan soranı çok, kapısı milli ruhlu olan herkes için açık olmuştur. Tatar Milli Meclisi reisi Fevziye Bayramova, Garif Soltan ile birkaç kez yüz yüze görüşmüştür. Bu görüşmelerin birinde Garif Soltan Rusya’nın milli siyaseti hakkında şunları söylemiştir: “Hem Dünya, hem Rusya büyük bir değişim ile karşı karşıyadır. Dünya yeniden bölünecek, birçok ulus bağımsızlığına kavuşacaktır. Bu sebeple biz Tatarlar geleceğe hazırlıklı olmayız. En önemlisi – gençlerde Tatar ruhu sönmesin, dilimizi unutmasınlar, gerçek Tatar tarihini öğrensinler ve milli devletimizi yeniden kurmaya çalışsınlar! Biz esirlik şartlarında bile bunun mücadelesini verdik, gurbette de Tatarlığımızı, ulusal varlığımızı unutmadık, son nefesimizde de kalbimiz – millet, Tatar diye çarpacaktır… Artık milleti korumak size kalacaktır”  (Dolgov, Vatanım Tatarstan, 2008). Garif Soltan Tatar Milli Bağımsızlık Mücadelesi fikri ile halka yol gösteren bir meşale olmuştur. Tatar-Başkurtların bugünkü haline, Tatarların birbiri ile kavga içinde olmasına son derece üzülmüştür. “Tatar başını Tatar yer” deyimini sık sık dile getiren Garif Soltan üzülerek şöyle demiştir: “Tatar hanları ve bekleri devrinden gelen bu büyük afetten halen kurtulamıyoruz. Birçok Tatar, şahsi menfaat, ufak-tefek şeylerden yararlanmak uğruna – milletini, dilini ve imanını satıyor.” (Fethi, Bezneñ Gecit, 2009).

Garif Soltan hakkındaki bu yazıyı yazarken değişik duygular geçirdim. Bir taraftan gururlandım, diğer taraftan üzüldüm…. Gururlandım, çünkü Tatar-Başkurt ulusu böyle kahraman bir evlat yetiştirmiş. Üzüldüm, çünkü bu değerli insan tüm ömrünü memleket özlemi içinde geçirmiştir. Aslında kendi vatanında olsaydı halkı onun kıymetini bilir ve gereken önemi verirdi. Vatansız olmanın acısını çekmiştir Garif Soltan. Hayatının her anı ayrı kitap yazılacak kadar olan bu büyük insan hakkında ileride daha kapsamlı eserler yazılacağını umuyorum, çünkü bu yazımda Garif Soltan’ın hayatına kısaca bir göz gezdirdik.

Garif Soltan, 69 yıl baba toprağı olan vatanından uzak, yabancılar arasında ömür sürmüş ve 14 Kasım 2011'de 88 yaşında Almanya'nın Münih kentinde hayata gözlerini yummuştur. Yaşamının en zor, en umutsuz günlerinde bile umudunu kaybetmeden çizdiği yolda azim ve kararlılıkla geleceğe yürüyen Garif Soltan Tatar-Başkurt ulusunun kalbinde ve gönlünde ebediyen yerini almış ve asla unutulmayacaktır. O, Tatar ve Başkurtların ruhuna, kalbine, anılarına ve hayatlarına yazılıdır ve hep böyle kalacaktır!

KAYNAKÇA

  • Altay, Ruşaniya, “Cirsep Ütken Gomer” (Özlemle Geçen Bir Ömür), Gasırlar Awazı  (Asırlar Avazı), Kazan, sayı 2, yıl 2007.
  • Bayramova, Fevziye, “Kileçekke Ezirlenerge Kirek” (Geleceğe Hazırlanmalıyız), Şehri Çallı Gazetesi, 01.10.2008.
  • Bayramova, Fevziye, “Söt Kalır, Vatan Kiter” (Süt Kalır, Vatan Gider), Medeni Comga (Medeni Cuma Gazetesi), 16.01.2009, 23.01.2009, 30.01.2009, 06.02.2009, 06.03.2009.
  • Bayramova, Fevziye, “ İdil-Ural Kurultayı”, Önce Vatan Gazetesi, 30.05.2009.
  • Dolgov, Aleksandr, “Tatarnıñ Hokuk Yaklauçısı” (Tatarların Hukuk Savunucusu), Vatanım Tatarstan (Vatanım Tataristan Gazetesi) 20.11.2008.
  • Fethi, Fenis, “Garif Soltan Yarlıkau Soramıy” (Garif Soltan Merhamet İstemiyor), Bezneñ Gecit (Bizim Gazete), 02.09.2009.
  • İdel-Ural Qorıltayı (İdil-Ural Kurultayı), İdel-Ural Gezite (İdel-Ural Gazetesi), Berlin 1944.
  • Tatar Ediplere, Megrifetçelere (Tatar Yazarları, Maarifçileri), Kazan, 2005.
  • Temir, Ahmet, “Ahmet Temir’in Hayatı” Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara, 1993
  • Temir, Ahmet, 60 Yıl Almanya (1936-1996), Ankara, 1998.
  • “Ruslar Müslümanları İmha Siyaseti Güdüyor”, Son Havadis Gazetesi, 15.06.1962.
  • “Rusya’daki Müslümanlar Hakkında Malûmat Verdi”, Cumhuriyet Gazetesi, 15.06.1962.
  • Yarullin, Fenis, Çeçekler Moñı (Çiçeklerin Hüznü), Kazan, 1994.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       GARIP SULTAN

                                                                                               (1923- 2011)

                                              A LIFE DEDICATED TO THE TATAR PEOPLE

 Author:

  Sabirjan Badretdin                                                                                                                                                                                

Garip Sultan, a wonderful person who dedicated his whole life to the Tatar people, passed away on 14th November, 2011, at the age of 88, at his home in Munich, Germany. He was one of the founders and directors of Radio "Azatlyk" (Radio Liberty's Tatar-Bashkir Service).

To the listeners of Radio Liberty in the countries that once comprised the Soviet Union, Mr. Sultan is known primarily under the pseudonym Fanis Ishimbay. His voice is still familiar to thousands of people who regularly tuned in to Tatar-language programs of Radio Liberty.  As a former employee of Radio Liberty, I had a privilege and honor of working with Mr. Sultan. I grew to respect and admire him greatly for his selfless dedication to the cause of liberation of the Tatar people from Soviet/Russian colonial oppression.

The Tatar people has managed to survive despite the 450-year long colonialist oppression. Each Russian empire, pre-Communist, Communist, and post-Communist has tried to eradicate the Tatar people by forcibly converting us to Christianity, by eliminating our culture and language, and by destroying our ethnic self-consciousness. I do not know know any other people in the world whose ethnic self-respect and pride have been attacked to the same degree. Why are there still Tatars in the world? By any measure of historical analysis, the Tatar people should have dissappeared a long time ago, existing only as a relic for anthropologists and archeologists to study. What preserved us as a people? How did we manage to survive?

Our tenacious vitality is explained by the work of the extraordinary leaders of our community, people such as Garip Sultan. Mr. Sultan has devoted his whole life faithfully and selflessly serving the Tatar people. He was a shining example of dedication to the noble task of struggling for justice on behalf of the downtrodden and the oppressed.

Garip Sultan was born in Sterlitamak-Zirgan, in the Bashkir "Republic" of the Soviet Union as the oldest son of a career entrepreneur.  During the purges of the Stalinist era his father was expropriated as a Kulak. From then on the family lived under wretched conditions.  His mother died when he was twelve. After finishing high school Garip Sultan studied at the Teacher's College. There, among other subjects, he studied German. In 1941, he had to join the Red Army and in June 1942 he became a prisoner of war. After spending part of World War II as a German prisoner of war, he remained in West Germany, studying law at the universities of Hamburg and Munich with the help of a British scholarship, receiving a doctorate of law from the latter institution in 1953. Mr. Sultan joined the staff of Radio Liberty in 1953, eventually becoming chief editor of the Tatar-Bashkir Service.  In 1956 he traveled to Mecca to perform Hajj.  Arch Puddington, in his book "Broadcasting Freedom" (Kentucky Press) mentions Mr. Sultan's success in countering the propaganda efforts of a pilgrim who had been sent by the Soviet government to Mecca. In 1957 Mr. Sultan moved to the USA where he worked as a New York correspondent of Radio Liberty. While in New York, Mr. Sultan became one of the founders and the first head of the Tatar-American Association.  After ten years in New York he moved back to Germany to lead the larger department of the Tatar-Bashkir Service in Munich.  Under his leadership, the Tatar-Bashkir Service became one of the most successful and respected services at the Radio.  During his exemplary 36-year long career at the Radio he prepared and broadcast thousands of unique programs, providing Tatars and Bashkirs in the USSR the opportunity to learn the truth about the world and about their own country. The Tatar-Bashkir Service received many letters praising the work of its employees and especially the work of Mr. Sultan.  For thousands of listeners in the former USSR the Tatar language radio programs were the only source of information untainted by Communist propaganda.

I witnessed many times how seriously Mr. Sultan took his work and how deeply he cared for the content of his programs. The depth of his devotion to the Tatar people manifested itself in the following episode, which I witnessed during one of the recording sessions at Radio Liberty: While reading a poem about the plight of the Tatar people, Mr. Sultan became so overwhelmed by emotion that he suddenly stopped reading, choked by tears. The recording session had to be interrupted for a few minutes.  For Mr. Sultan, each word in his radio scripts was an expression of his true feelings, not just a part of a routine writing process.

Working under Mr. Sultan's supervision was not easy, because he was a perfectionist and a workaholic. He would personally edit everyone's scripts and make numerous corrections, even if a script was near-perfect.

Mr. Sultan was highly respected by the management of the Radio and his colleagues.  I was told by some of them that Mr. Sultan was responsible for raising the professional standards of all the Turkic language services at the Radio. In the 1950's, a typical radio program of a Central Asian service consisted of nothing but plain reading. An announcer, without even introducing himself, would start reading a text, which basically would fill up the whole program. There were no musical interludes, no schedule announcements, no station identification, let alone any separation between fact, Radio Liberty editorial position, and a journalist's or interviewee's personal point of view. All of these professional innovations were initially introduced by Mr. Sultan to the Tatar-language programming. Later, the other Turkic services, which routinely looked up to and copied the Tatar-Bashkir Service, also introduced these novelties. It was not uncommon for members of other Turkic services to take copies of Mr. Sultan's scripts and just translate them into their own languages. Thus, Mr. Sultan's professionalism raised the quality of broadcasting of the whole Radio, not just of the members of the Tatar-Bashkir Service. Gene Sosin, in his book "Sparks of Liberty" mentions Mr. Sultan's crucial role in creating the Archives of Radio Liberty, which eventually became one of the most important sources of information on the peoples of the USSR and Eastern Europe.

The Tatar-Bashkir Service was the first one among Radio Liberty's language departments to broadcast a play. Tatar playwright Ilgaz Vahab's work entitled "Kazannin eigilui" (The Downfall of Kazan) was a great success among listeners. Mr. Sultan's work for the benefit of the Tatar people is hard to overestimate. It includes not only working for Radio Liberty but also writing articles for numerous publications, conducting research and analysis, acquainting Western public with the situation in Tatarstan and other Soviet ethnic republics, translating books written by Tatar authors that were forbidden in the USSR, organizing and leading Tatar communities abroad, successfully lobbying US Congress for the inclusion of the peoples of Idel-Ural into its resolutions about self-determination of ethnic minorities, etc.

It is particularly important to mention Mr. Sultan's work aimed at acquainting Western public with situation in Idel-Ural and specifically  in Tatarstan through his work as a translator. He translated into German or English such books as "Tatar Tarihi" (Tatar History) by Prof. Gubaidullin, "Zoleiha", "Zindan" (Prison) and "Ike Ioz Eldan Son Inquiraz" (Non-existence after 200 years) by Gayaz Iskhaki, "Soembike" by Hadi Atlasi, many forbidden poems by Shaehzaza Babich, as well as biographies of Riza Fakhreddin, Sadri Maksudi, Yusuf Akchura, Gayaz Iskhaki and many other books. Some of these books have also been translated into Turkish. Many articles written by Mr. Sultan appeared in newspapers and magazines published in Germany, Turkey and the USA.

Looking through the piles of magazines in my personal archives, I found a brochure entitled Islam and Communism, published by the Institute for Study of the USSR at the Carnegie International Center in June, 1960. In it, I found Mr. Sultan's article "Recent Developments in Soviet Eastern Republics". After reading it again I was struck by how profound was Mr. Sultan's understanding of the situation in Soviet Muslim republics. Not only did he perfectly understand the differences between Stalin's and Khrushchev's approaches to the nationalities policy but also correctly predicted the transient and deceptive nature of Khrushchev's "thaw" and the Soviet leader's flirtation with Muslim leaders.  

Unfortunately, Mr. Sultan's outstanding contribution to the enlightenment of the Tatar people is still under-appreciated by the leaders of the Tatar organizations in Russia and by the current leadership of Tatarstan. Many Tatar leaders simply don't understand the importance of Mr. Sultan's work for the Tatar people.

Mr. Garip Sultan is a towering figure within the Tatar emigre community.  His dedicated service to the Tatar people may be compared only to that of another prominent Tatar emigre the great Tatar writer and public figure Gayaz Iskhaki.

He will be remembered as a brilliant man with a gentle spirit who touched the lives of many people inspiring them to work for the causes of democracy, freedom and liberation of Tatarstan from Soviet/Russian colonial oppression.


What did his colleauges say about him?

From Dr. Charles Carlson, former Director of the Nationalities Services, RFE/RL: 

Garip Sultan was the last of a succession of founding fathers of the Central Asian services of RL. He was the founder of the Tatar-Bashkir Service; in fact he was the Tatar-Bashkir Service. I remember the many times we argued about the appropriateness of this name, but Garip always stuck by his principles – it was the Tatar-Bashkir Service and that’s what it would remain!

From Bill Reese:
In my capacities as Director of the Turkic Services, and as Director of the Nationalities Services of RFE/RL , I worked with Garip for almost 20 years. He was always a professional, a real gentleman and an outstanding representative of the Tatar Nation, always a patriot and advocate for his people. 

From Ian Johnson:
In the course of researching my book on Islam and the Cold War, I was graciously hosted by Mr. Sultan in his Munich apartment numerous times. Over tea and cookies, surrounded by folders, files and photos, we discussed the 1940s, '50s and '60s in detail. He was patient and generous with his time, making that era come alive. As an emigre he had a difficult life--leaving so much behind the Iron Curtain--but managed to recreate in the West a new existence, raise a family and stay committed to his anti-communist principles. He had faced difficult decisions in life but made the best of it and in the end he lived a full and rich life. Would that all of us could say as much.

 

       TATARİSTAN'DA BAĞIMSIZLIK İLANI, REFERANDUMU VE SONRASI

  

Bu olayların canlı şahidi gazeteci-yazar ROZA KURBAN yazıyor: 

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi SSCB için bir milattı. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, değişimlerin kapıda olduğunun bir habercisiydi bu olay. Ve gerçekten de hızla değişen olaylar karşısında herkes şaşkın, ne yapacağını bilmiyordu…

Takvim, 1990 yılının 30 Ağustos tarihini gösterdiğinde Tataristan Parlamentosu Yüksek Şurası Tataristan’ın Devlet Egemenliği Beyanatı’nı kabul etmiş ve Tataristan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir. 14 Mayıs 1991 tarihinde Tataristan Parlamentosu milletvekili Fevziye Bayramova, Tataristan’ın Rusya devlet başkanı seçimlerine katılmasına karşı siyasi açlık protestosu ilan etmiş, daha sonra Bayramova’nın bu girişimi halk tarafindan destek görmüş, meydanlar “Azatlık” sesleri ile yankılanmıştır. 14 gün süren siyasi açlık protestosu meyvesini vermiş ve Tataristan Parlamentosu Rusya devlet başkanı seçimlerine katılmama kararı almıştır. 1991 yılının Aralık sonunda SSCB dağılmıştır. Dünyayı korkutan ve demir perde ile korunan SSCB’nin bu ani çöküşü herkesi şaşkına çevirmiştir. Değişim olacağı malumdu, fakat olayların bu kadar hızlı gelişeceği kimsenin aklına gelmemişti. Değişime ne dünya, ne Rusya, ne Türk Cumhuriyetleri hazırdı, ayrıca olaya yön verebilecek bir lider de yoktu ortada. Tataristan, durumu toparlamaya çalışırken 1990’da ilan ettiği bağımsızlıkta ısrar etmiştir. Fakat SSCB'nin çöküşünden sonra Rusya Federasyonu altında ortaya çıkan tepeden inme sözde “federasyon” Tataristan’ın bağımsızlığını tanımamıştır. Bu durum karşısında Tataristan Parlamentosu 20 Şubat 1992 tarihinde halk oylamasına gitme kararı almıştır. Bu karar doğrultusunda 21 Mart 1992’de halk oylaması yapılmıştır.

Referandumda halka “Siz Tataristan’ın bağımsız bir devlet, uluslar arası hukuk sübjekti, Rusya ve başka cumhuriyet ve devletlerle ilişkilerini eşit şartlarda hukuki anlaşmalarla belirleyen bir Cumhuriyet olmasını istiyor musunuz?” sorusu sorulmuş ve sorunun “evet” veya “hayır” olarak yanıtlanması istenmiştir.

3.768.500 nüfuslu Tataristan halkının % 51,3’ünü Tatarlar, % 41’ini Ruslar, % 3’ünü Çuvaşlar, kalan % 4,7’sini de diğer milletler teşkil etmektedir. Toplam nüfusun % 56,58’ini oluşturan 2.132.351 kişi referanduma katılmıştır. Katılımcıların 1.309.056’sı  (% 61,4) “evet” , geriye kalan 799 bin 444’ü “hayır” oyu kullanmıştır.

43 bölgeden ibaret olan Tataristan’ın güney doğu kısmında Başkurdistan sınırında olan Aznakay, % 95,8’lik katılım ile en fazla katılım sağlayan bölge olmuştur. Sandıktan en çok “evet” oyu çıkan bölgeler ise % 99,6 ile Aktanış ve % 95,3 ile Apas bölgesidir. % 32,5 ile en az “evet” oyu çıkan sandıklar Rus petrol işçilerinin  yoğun olarak yaşadığı Bügülme bölgesi olmuştur. Halk oylaması Tataristan’ın bağımsızlığı lehinde sonuçlanmıştır. Fakat bu sonuca ulaşmak hiç de kolay olmamıştır. Referandum öncesi Rusya yanlıları oylamada “hayır” neticesi çıkarmak için büyük gayret göstermiştir. “Rusya biz olmazsak da idare eder, fakat biz Rusyasız yok oluruz” gibi sloganlarla  insanların kafasını karıştırmaya çalışan Rusçuların bu girişimleri sonuç vermemiştir. O günlerde referandum karikatürlere de yansımış, onlarda Tatarlar “bindiği dalı kesenler” olarak gösterilmiştir.

21 Mart 1992 tarihinde yapılan halk oylamasının canlı şahidi olduğumdan bende ayrı bir önemi var o günün. Ben sadece halk oylamasına katılmakla kalmadım, aynı zamanda referandumda görev aldım. O günün heyecan ve coşkusunu aradan 20 yıl geçmesine rağmen  hala kalbimde taşıyorum.

Genelde Tataristan’da yapılan seçimler eskiden çok coşkulu olur, etkinlik havasında geçerdi. Amatör sanatçılar o güne özel konser programı hazırlar, tezgâhlar açılır, satış yapılırdı… Sabahtan gece yarısına kadar devam eden bu görev sırasında ilginç olaylar da yaşandı. Bunun birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

Halk oylamasına katılmak isteyip de engeli olanlar, bilhassa yaşlı ve hastalar önceden tespit edildikten sonra dilekçe yazarak seçime evde katılması için sandık gönderilmesi talebinde bulunurlar. Görevliler arasında genç olduğum için evlerde dolaşma görevi bir arkadaşımla bana verildi. Mühürlenmiş olan sandığı alıp, bize tahsis edilen araba ile verilen adresleri dolaşmaya başladık…Birçok eve uğradık, onlardan ikisi hiç aklımdan çıkmıyor. İlk olarak, ameliyat olmuş bir adamın evine gittik, tüm aile çoluk-çocuk evde, adam da yatağa uzanmış. “Referandum için geldik!” dedik, seçim kâğıdını uzattık. “Ben oylamaya katılmayacağım!” dedi…Eşi ve çocukları her ne kadar ikna etmeye çalıştılarsa da adam Nuh diyor, peygamber demiyordu. Zorla güzellik olmaz ya, evden ayrıldık.

Akşama doğru, komşu köydeki bir ninenin evine vardık. Nine gelmemizi büyük bir sevinç ve heyecanla karşıladı, önce bizlere tek tek sarıldı. Sonra bana dönerek “Kızım ‘nyet’ adlı kişiyi işaretleyiver” dedi. Siyasetten uzak olan nine Rusça da bilmiyordu, çevresinden edindiği bilgi gereği Rus dilinde “hayır” anlamına gelen ‘nyet’ kelimesini insan sanmış, belli ki onun gereksiz birisi olduğu kanaatine varmış ve benden onu işaretlememi istiyordu, bu da ninenin oylamada “evet” oyu vereceği anlamına geliyordu doğal olarak. Ben de “Nineciğim, bizim işaretlememiz yasak, bunu sizin yapmanız gerek” diyerek durumu izah ettim. Komşusu kelimelerin hangisinin ‘evet’, hangisinin ‘hayır’ olduğunu gösterdikten sonra, nine oyunu kullanıp sandığa attı. Ömrünün sonuna yaklaşan yaşlı ninenin bu davranışı beni derinden etkiledi. Kim bilir kaç yıllık ömrü kalmıştı, fakat o devletinin bağımsızlığı, milletinin aydınlık geleceğine kayıtsız değildi… ‘Biz çektik, bizden sonraki nesil bizim çektiklerimiz acıları çekmesin’ der gibiydi nine.

Halk oylaması başından sonuna kadar güllük-gülistanlık olmadı tabii. Gelip görevlilerle kavga edenler de, sandığın kapanmasına 2–3 dakika kala kontrol amaçlı gelenler de oldu. Ama her şeye rağmen referandumu sağ salim sonuçlandırdık. Halk oylaması bitip sandıklar açıldıktan sonra gece yarısına kadar oyları saydık, katılımcıların neredeyse hemen hemen hepsi ‘evet’ oyu kullanmıştı. Sayım bitip  oyları hem de raporu çuvala yerleştirirken yorgun olmamıza karşın, sandık başkanı ve herkesin yüzü gülüyordu, çünkü başarmıştık! Çuvalın ağzı kapatılıp mühürlendi ve arabayla il seçim merkezine, il seçim merkezinde toplanan oylar da Tataristan’ın başkenti Kazan’da olan genel seçim merkezine yollanacaktı. Tataristan’ın referandumu kazanması Rusya’ya karşı kazanılan büyük bir zaferdi, Tataristan bir kez daha bağımsızlık isteğini yüksek sesle haykırmıştı. Tataristan halkı, Tataristan’ın bağımsız bir devlet olmasını istiyordu. Rusya, Tataristan halkının sesine kulak vermeliydi…

21 Mart 1992’de Tataristan’da yapılan referandumdan sonra 31 Mart 1992 tarihinde, Rusya imzalanması için federe cumhuriyetlere “federatif antlaşma” sunmuştur, fakat Tataristan ile Çeçenistan bu antlaşmaya imza atmamıştır. Bu itibarla, Tataristan’ın Rusya Federasyonu’na dâhil olduğuna dair herhangi bir sözleşme bulunmamaktadır. Buna ek olarak tarihçi İndus Tahirov’un şu sözlerini de hatırlatmakta yarar vardır: “Burada şu gerçeğin altını çizerek belirtmek gerekiyor ki, Tatar ülkesinin zorla Rusya’ya katılmasından (1552) bugüne kadar tek bir Tatar böyle bir antlaşmaya imza atmamıştır.” (Tahirov: 1994: 145).

Federasyon, savunma ve dış politika alanında dayanışma amacıyla birden fazla devletin bir birlik devlet içinde birleşmesi anlamına gelmektedir. Durum böyleyken Rusya’nın ortaya attığı "Rusya Federasyonu" gerçek dışı bir uydurmadır ki, son günlerde bunun birçok kanıtına rastlamak mümkündür.

21 Mart tarihinde halktan gelen güvenoyuna dayanarak Tataristan kendi anayasasını hazırlamış ve bu anayasa Tataristan Parlamentosu’nda 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilmiştir. Tataristan Anayasası’nın giriş sayfasında şu satırlar yer almaktadır: “Bu anayasa, Tataristan Cumhuriyeti’nin devlet statüsü hakkındaki halk oylaması sonucuna göre kabul ve ilan edilmiştir. (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 5).

Tataristan Anayasası’nın 1. maddesi, Tataristan’ın bağımsız demokratik bir devlet olduğunun altını çizmiştir, ayrıca 4.maddeye göre Tataristan’da iki dil: Tatar ve Rus dilleri resmi dil olarak ilan edilmiştir. Referandum ve Anayasa, Tataristan’ın bağımsız bir devlet konumuna gelmesinin bir kanıtıdır ki, bu konuyla ilgili tarihçi ve siyasetçi İndus Tahirov şu satırları yazmıştır:

“Tataristan kâğıt üzerinde de olsa, otonom cumhuriyetten bağımsız bir cumhuriyete dönüştü. Bugün, bu belgelere dayanarak, Tataristan, Rusya ve diğer devletlerin önünde bağımsız bir devlet olmaya hak kazandığını kanıtladı. Referandumun yapılması, bağımsızlığın hukuki temelini güçlendirdi.”  (Tahirov 1994: 208).

Rusya’nın bu olaylar karşısında ne yapacağı merak konusuydu. Rusya, Tataristan’ın ne bağımsızlığını kabul etmek istiyor, ne de fazla ses çıkmasını. Bunun sonucu 15 Şubat 1994 tarihide Boris Yeltsin ile Mintemir Şeymiyev arasında “Yetkileri Paylaşma Antlaşması” imzalanmıştır. Bu antlaşma bir taraftan Rusya’nın tepkiler karşısında geri adım atması gibi algılansa da, aslında gerçekler hiç de göründüğü gibi değildir. Rusya için “Yetki Paylaşımı”, Tataristan’ın dizginlerini ele alma ve Tatarları oyalama, zaman kazanma anlamını taşımaktaydı. Bunun yanı sıra antlaşmanın Tataristan Cumhurbaşkanı Şeymiyev tarafından imzalanması, Tataristan adına verilen ilk tavizdir.

İşte Tataristan’ın elde ettiği başarıların kaybının başlangıcıydı bu antlaşma. Tataristan Cumhuriyeti için yeni bir çöküş döneminin habercisiydi. Bundan sonra Tataristan’ın elde ettikleri yavaş yavaş elinden alınacaktı… 

Ayrıca, 1994 yılında, Rusya’nın bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan’a karşı acımasız bir savaş açması, Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayan diğer uluslara gözdağı vermek ve korkutarak susturmak içindi. 10 yıl devam eden bu savaşta Çeçenistan yerle bir edilmiş, sivil halk acımasızca katledilmiş, milletin savunucusu olan iki cumhurbaşkanı öldürülmüştür. Bu savaş, kendinden başka milletlere hak tanımayan zalim Rusların gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.

2000’lı yıllarda Putin’in iktidara gelmesi, Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayanlar  için sonun başlangıcı olmuştur. Putin, Rusya’da tek devlet, tek millet, tek dil, tek din yaratma siyasetini gütmüştür. Putin’in amacı büyük Rus Devleti, büyük Rus milleti, Rus dili ve Hıristiyan dinini Rusya’da egemen kılmaktır. Aslında Putin, Petro’nun vasiyetini harfiyen uygulamaktadır.

1. Putin’in bu husustaki ilk girişimi, “parçala ve yönet (yut)!” siyasetini faaliyete geçirmek olmuştur. 2002 yılında, SSCB dağıldıktan sonra ilk kez genel sayım yapılmıştır. Sayılarının daha az gösterilmesi ve haklarının kısıtlanması amacıyla Tatarlar: Kazan Tatarları, Mişer, Kreşin (zorla hıristiyanlaştırılmış Tatarlar), Sibirya Tatarları, Astrahan Tatarları, Nogay Tatarları gibi 45 küçük etnik gruplara ayrılmıştır. Ayrıca SSCB döneminde pasaportlarda yer alan “millet” hanesi Rusya Federasyonu pasaportunda kaldırılmış, artık herkes Rusya Devleti’nin milletinden olmuştur.

2. 27 Kasım 2002’de Rusya Federasyonu kanunlarına ekleme yapılarak Tatar diline en uygun olan Latin alfabesine geçiş yasaklanmıştır. Bu kanuna göre “Rusya Federasyonu’ndaki tüm halklar ana dillerinde yazarken Kiril alfabesi kullanılmalıdır.” 1999 yılında Tataristan Parlamentosu’nda kabul edilen ve 2011 yılından itibaren hem Kiril hem de Latin alfabesinin kullanımını öngören karar, böylelikle daha 2002 yılında Moskova tarafından tek taraflı feshedilerek Tataristan Parlamentosu’nun kararı yok sayılmıştır.

3. Daha önce 89 bölgeden oluşan Rusya Federasyonu, yeni bir kanunla Moskova Merkez, Kuzeybatı, Ural, Kuzey Kafkasya, Uzakdoğu, İdil ve Sibirya olmak üzere 7 federe idari bölgeye bölünmüştür. Yapılan bu uygulama, cumhuriyetleri idari ve mali konularda kontrol altında tutarak tek merkezden yönetmek içindir.

25 Şubat 2005 tarihinde federe cumhuriyet ve vali seçimlerinin iptal edilmesi ile ilgili bir kanun Anayasa’da yerini almıştır. Böylece Tataristan cumhurbaşkanı da vali seviyesine indirilmiş ve merkezden atanmaya başlanmıştır. Putin, Tataristan konusunda cömert(!) davranmış, cumhurbaşkanlığı görev süresi 2006 yılında bitecek olan Şeymiyev’in görev süresini, 9 Mart 2005’te bir dönem daha uzatmıştır. Bu da Tataristan cumhurbaşkanının Moskova tarafından sevildiğinin bir işareti, Moskova’ya iyi hizmet etmesinin bir ödülüdür. Zaten “ödül (havuç) veya kamçı” Rusların yüzyıllardan beri kullandığı bir yöntemdir. Bu da Rusların sadık kölesi olan Şeymiyev’e verilen bir ödül olduğu su götürmez bir gerçektir. Mintemir Şeymiyev'in bu atamayı reddetmek yerine kabul etmesinin altında yatan ilk sebep –şahsi menfaati, koltuk sevdasıdır. Eğer Şeymiyev milletine, devletine, referanduma ve Tataristan Parlamentosu’nun kabul ettiği Anayasa’ya bağlı olsaydı, böyle bir atamayı kabul etmezdi. Şeymiyev’in bu davranışı Tataristan’ın bağımsızlığını inkâr etmek anlamını taşımaktadır. Tataristan cumhurbaşkanı, halk iradesini hiçe sayarak kendi menfaatini ön plana koymuştur ki, Tataristan bugünlerde bunun acısını çekmektedir. Rusya karşısındaki her yenilgiyi zafer olarak göstermeye çalışan Tataristan cumhurbaşkanı bu vebalin altından nasıl kalkacak, gelecek nesiller önünde nasıl hesap verecektir ?

Takvimler 2010 yılını gösterdiğinde, merkezden atanan başkanların adının “cumhurbaşkanı” olarak adlandırılmayacağına dair kanun çıkarılmıştır. 21.12.2010 tarihinde Rusya Devlet Duma’sında kabul edilen bu karar, 24 Aralıkta Federasyon Şurası tarafından onaylanmış ve Medvedev’in imzasına sunulmuştur. Bu kanuna göre, “Rusya bölge başkanlarını (cumhurbaşkanlarını) tanımlamak için, devlet başkanı anlamına gelen kelimeler kullanılmamalıdır”, yani Rusya’da tek başkan vardır, o da Rusya başkanıdır. Bundan sonra, Tataristan, Başkurdistan vs. bölge başkanlarının “cumhurbaşkanı” adını kullanması sözde de olsa yasaklanmıştır.

4. 30 Ağustos 2005 tarihinde başkent Kazan şehrinin kuruluşunun 1000 yıllığı kutlanmıştır. Kutlamaya Putin bizzat katılmıştır. Kazan’ın 1000 Yıllığı kutlamaları bahanesiyle şehirde 40 adet tarihi bina yerle bir edilerek, gerçek bir kültür soykırımı yapılmıştır. Bir taraftan Kazan şehri 1000 yıllık tarihi bir şehir derken, diğer taraftan tarihi yok etmek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Ayrıca kutlama kasıtlı olarak 30 Ağustos tarihinde yapılmıştır ki, Tataristan bağımsızlığının ilan tarihi olan ve Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanan 30 Ağustos 1990 tarihi unutturulsun. 365 gün içinde 30 Ağustos tarihinin seçilmesi bir kasıttır ki, o gün bugündür bu tarih Cumhuriyet Bayramı olarak değil de Şehrin Doğum Günü olarak kutlanmaktadır. Putin amacına ulaşmış, bağımsızlık ve cumhuriyet kelimeleri artık tarih olmuştur. Kazan’ın 1000 yıllığı kutlamaları nedeniyle Putin’in onayladığı "madalya dağıtımı” yalnız Tataristan ile sınırlı kalmamış, Türkiye’ye kadar ulaşmıştır. Rus eli ile verilen bu madalyayı büyük bir sevinçle kabul edenler nasıl kendilerine Tatar diyebiliyorlar acaba?

Tataristan’da tarihi binaları yıkma işi bugün de tüm hızıyla devam etmektedir. Ramazan Bayramının ilk günü olan 30.09.2008 tarihinde ünlü Tatar şairi Gabdulla Tukay’ın son yıllarını geçirdiği “Bulgar” misafirhanesi bunlardan sadece birisidir. Tukay’ın izlerini taşıyan, bir dönem tarihinin şahidi olan bu binanın yıkılması ve Tataristan hükümetinin de bunu sessizce onaylaması durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne sermektedir.

5. 02.12.2007 tarihinde Putin 309 nolu kanunu imzalamış ve Rusya Federasyonu kanunlarından “Milli komponent (unsur, kısım, parça)” çıkartılmıştır. Burada “milli komponent” adı altında Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayan diğer milletler söz konusudur. Bu kanun gereği anadilde eğitim yasaklanmış, son 3 yılda birçok Tatar okulu kapatılmıştır. 2011 yılında Rusya’da 600, Tataristan’da 188 Tatar okulu (% 31) kapatılmış, 262 okulunda ise Tatar dilinde eğitim ilkokula (4.sınıfa kadar) indirilmiştir. Etrafa dehşet saçan Stalin döneminde bile anadilde eğitim yasaklanmamıştır. Bir de, 2009 yılından itibaren tüm lise mezuniyet ve üniversitelere giriş sınavları Rus dilinde yapılmaktadır. Doğal olarak Rus olmayanlar için bu sınavları kazanmak neredeyse imkânsızdır ki, bu da onlara üniversite kapılarının kapanması anlamını taşımaktadır.

Putin bununla da sınırlı kalmamış, üniversite hocalarını da kontrolü altında tutmak için kanunlar çıkarmıştır. 01.10.2009 tarihli, 1689/1 sayılı kanuna göre, yurt dışında konuşma yapacak veya dergide makale yayınlayacak olan bilim adamlarının metinleri virgülüne kadar incelenecek, ayrıca yazılar dört merciden (sansürden)  geçirilecektir. En ilginç olanı da bu mercilerin birisinin FSB (eski KGB) olmasıdır. Zaten yurt dışına çıkan bilim adamlarının dönüşte FSB’ye çağırılıp sorgulanması normal bir olgu olarak algılanmaktadır, bu kanun yurt dışına çıkışları sınırlamış ve çıkacak olanların da FSB tarafından onaylanmış “güvenilir” insanlar olduğu anlamını taşımaktadır.

Bilim adamlarına tüm bunlar uygulanırken, Tataristan’daki bilim dünyasına da el atmak amacıyla üniversiteleri Moskova’ya bağlamak gerekmekteydi. Geçen sene, 1804 yılında kurulan Kazan Devlet Üniversitesi’nin adı "Kazan Federal İdil Boyu Üniversitesi" olarak değiştirilip, Kazan Pedagoji Üniversitesi ile birleştirilmiştir. Önce üniversitenin adı, sadece Federal İdil Boyu Üniversite’si olarak adlandırılacaktı, fakat Moskova tepkiler karşısında geri adım atarak “Kazan”  kelimesini de eklemek zorunda kalmıştır. Bu değişimin ilk amacı Kazan kelimesini ortadan kaldırmak olsa bile, ikinci ve en önemli amacı üniversitedeki bilim adamlarını merkeze bağlamak ve karşı ses çıkarmalarını engellemektir. Moskova belli ölçüde amacına ulaşmıştır ki, ilerisi için planlar yapmaya başlamıştır. Şimdiki hedef, Tataristan Bilimler Akademisi’dir. Şu günlerde Akademi’nin kapatılacağından söz edilmektedir. Konuyla ilgili yalanlamalar gelse de, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler, bunu da zamanla göreceğiz.

6. Petrol ve doğalgaz zengini olan Tataristan, doğal kaynaklardan gelen gelirin % 85’ini Rusya’ya vermektedir. Tatarlar varlık içinde yaşamak haklarıyken, bundan yararlanamamakta, yokluk içinde hayatlarını sürdürmektedir. İşsizlik ve bunun getirdiği sıkıntılar sonucu genç nesil içkicilik batağının eşiğine dayanmıştır. Genç yaşta ölümler (bilhassa alkol ve uyuşturucudan) artmıştır. Tek cümle ile ifade etmek gerekiyorsa, yüzyıllardır devam eden Tatarlar üzerindeki maddi ve manevi baskı, zulüm, susturma ve yıldırma siyaseti bugün de devam etmektedir.

Putin’in iktidara gelmesi ile 1990’lı yıllarda esen demokrasi rüzgârları bir anda yerini korku ve endişeye bırakmıştır. KGB ajanı olan Putin çevresine kendinden olanları toplamıştır ki, bugün Rusya yöneticilerinin büyük çoğunluğu KGB ajanıdır. 2000 yılından itibaren iki dönem başkanlık yapan Putin, 2008 yılında başkanlık görevini Medvedev’e devretmiştir. Daha önce Rusya başkanının sadece iki dönem seçilme hakkı vardı, Putin kendine özel yasa çıkartarak, başkanlık seçim sisteminde değişiklikler yapmakla kalmamış, başkanlık görev süresini de 6 yıla çıkartmıştır.

4 Mart 2012 başkanlık seçimlerini “kazanan” Putin önce 2018 yılına, daha sonra bir dönem daha 2024 yılına kadar başkan olarak kalmayı planlamaktadır. 4 Mart 2012 seçimlerine Tataristan’da katılım % 83 civarında olup, oyların % 93'ü Putin lehinde kullanılmıştır, Başkurdistan’da seçimlere katılım % 70 civarında olup, Putin’in aldığı oy oranı % 80’den fazladır. Rusya yanlısı Ramazan Kadıyrov başkanlığındaki Çeçenistan’da ise katılım %100 olup, Putin lehinde oy kullananlar % 106  gibi (nasıl oluyorsa!) abartılı bir rakamdır. Genel Rusya seçim sonuçlarında ise % 63,7lik oyla Putin birinci, % 17,15lik oyla Komünist Parti Genel başkanı Zyuganov ikinci olmuş, geriye kalan oylar işadamı Prohorov, Jirinovskiy arasında küçük yüzdeler olarak paylaşılmıştır.

Seçim öncesi Putin’e karşı yapılan protesto gösterileri pek işe yaramamış gibi. Ama şunu da söylemekte yarar var, Moskova, Sankt Petersburg gibi büyük şehirlerde Putin’e olan güven azalmıştır. Seçim sonrası Medvedev ile birlikte halkın karşısına çıkan Putin “Kazanacağız demiştik, kazandık!” derken ağlaması, bu seçimleri kazanma isteği ve hırsının bir göstergesiydi. Putin “Bu kusursuz bir zafer! Tahrikleri organize etme girişimleri Rus devletini yıkamayacaktır! Zafer ve şan Rusya’nındır!” sözleri ile düşmanlarına gözdağı vermiştir. Muhaliflerle uzlaşma bir yanda dursun, seçim akşamı 100 kişinin gözaltına alınması Putin’in ileride neler yapacağının bir işaretidir.

Putin ile Medvedev, son yıllarda “Rusya Federasyonu” kelimesini ağızlarına almamaktadır. İki de bir “Büyük Rus milleti, Rus Devleti”, “Güçlü Rusya” gibi tabirleri kullanarak, Rusya’da Rus olmayanların yeri olmadığını vurgulamaya çalışmaktadırlar. Onlara göre, ya Rus olacaksın, ya da yok olacaksın!

Zafer sarhoşu olan Putin bundan sonra yarı kalan işlerini bitirmeye çalışacaktır. Bu işlerin ilki de hiç kuşku yok ki, Tatarları yok etmek, Tatarsız Tataristan yaratmaktır. Tatarlar Rusların önünde büyük engeldir ki, tüm tarih boyunca Tatarları tarihten silmek için ellerinden geleni yapmışlardır Ruslar. Rus olmayan milletler üzerindeki baskı, zulüm daha da artacak, milliyetçiler yargılanacak, hapsedilecek, zindanlarda çürütülecektir. Başta Tatarlar olmak üzere Rus olmayanları yok etmek için yeni kanunlar çıkarılacaktır ki, 2024 yılına kadar Putin’in bu amacına ulaşması büyük bir ihtimaldir. Zaten yüzyıllar boyunca korkutulan, susturulan ve sindirilen Tatarlar bu gidişatla yok olacak, Putin Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayan milletlerin sonunu getirecektir. Milliyetçiler, Putin’in bu uygulamaları karşısında sessiz kalacak değil elbet. Bu mücadelede yine kurbanlar seçilecek, şehitler verilecektir…

"Dün bugünü, bugün yarını belirler", derler…Tataristan’ın ve Kazan Tatarlarının dününü ve bugününü düşünüyorum. 1990’lı yıllarda büyük başarılar elde eden Tataristan bugün ne durumda? Tam elde ettik derken yitirdiğimiz bağımsızlık, artacak derken azalan haklarımız…

Şans Tatarlara yaver gitmedi, güçlü esen rüzgâra karşı durma gücünü yüzyıllar önce kaybetmişti Tatarlar. Ne yazık ki Tatarların büyük önder Mustafa Kemal Atatürk gibi bir önderi yoktu. Şanssızlık işte. Eğer Tatarların güçlü bir lideri olmuş olsaydı, bugün Tatarlar bu durumda olmazlardı. Tataristan Cumhurbaşkanı Şeymiyev’ın attığı imzalar, verdiği tavizler Tatarları Rus köleliğine itmiştir. “Rıza ile boyun eğmek, kölelikten bile beterdir”. Bu Korsika atasözü, Kazan Tatarlarının durumunu yansıtmaktadır…

1990 yılının 30 Ağustos tarihinde ilan edilen Tataristan’ın bağımsızlığı, 21 Mart 1992 tarihinde yapılan referandum ve ardından 6 Kasım 1992’de kabul edilen Tataristan Anayasası’nın bugünlerde pek önemi olmasa da tüm bunlar Tatar tarihi ve Kazan Tatarlarının haklılığının bir belgesidir ki, gün doğmadan neler doğar… Yazımı Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleriyle sonlandırmak istiyorum:

Sahipsiz kalan vatanın batması haktır,

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!...

 

Kaynakça:

Beyremova Fevziye, Devirler Küçeşende (Devirler Geçişinde), Elmet 1998.

Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı: Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, İstanbul 1998.

Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.

Tatarstan Respublikası Konstitutsiyase (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 109.Yunıs, Rafik, Tatarstan Referendumı (Tataristan Referandumu), Kazan 2000.